• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.twitter.com/@EtkinYayinevi
    • Çağının Ötesinde Bir Dahi TESLA
    • Sıradışı geniş ve açık bir alın, karakteristik, ince hatlı zarif bir burun, çökük yanaklar, yarım bir tebessümle donakalmış ince dudaklar, bakışlarıyla insanın ruhuna işleyen yorgun ve hüzünlü o harika mavi gözler... Seksen yedi yaşındaki ihtiyarın yüzünün tüm çizgilerinde, canını kurtarmak için değil, sadece insanlık yararına bir şeyler yapabilmek uğruna, en azından biraz daha zaman kazanabilmek için ölüme ısrarla direnen ifadesi kazınmıştı. (...)
    • Rus Edebiyatının Usta Kalemi GOGOL
    • "Bir düşünür, bir ahlakçı olarak Gogol, döneminin ileri gelenlerine göre daha alt sınıftaydı ama o, küçük yaşlarından itibaren, topluma faydalı olma arzusu taşıyıp, insanların ıstıraplarını candan paylaşan bir ruha sahip olmuştu ve onların ifadesi için, şiirsel dil, parlak bir mizah, canlı tasvirler buluyordu. Doğrudan yaratıcı etkisi, gözlemi, yaşanan olaylara derinden nüfuz etti ve insan ahlaksızlığının ve alçaklığının gerçek manzaralarıyla toplumsal bilincin uyanmasına açıkça katkıda bulundu."
    • Modern Romanın Babası CERVANTES
      Çıktı...
    • "Kaderin, dikenleri cömertçe dağıtıp, çiçekleri özenle topladığı bu zor hayat yolunu ağır adımlarla tamamlarken, yol gösteren yıldızını hâlâ önünde görüyor ve bu yıldızın sessiz ışığıyla aydınlanarak, ne insanlar ne de farklı durumlar karşısında eğmediği gururlu beyaz saçlı başını yükseklere kaldırıyordu..."
    • Meksika Halk Kahramanı PANCHO VİLLA
      Çıktı...
    • "O günlerden daha kötüsünü hatırlamıyorum” diyecekti sonrasında Villa, “Allah, düşmanımın başına bile vermesin. En çok da yaralı ve bitap düşmüş askerlerimin can vermiş olması, benim onlara hiçbir şekilde yardım edememiş olmam beni mahvetti. Onca yıl komutam altında korkusuzca mücadele veren kardeşlerimin birbiri ardına düştüklerini ve arkalarında kanlarını bıraktıklarını gördükçe boşuna mı verdik bu kurbanları, halk bir gün büsbütün toprak ağalarına ve para babalarına karşı galip gelebilir mi
    • Charles DICKENS 207 yaşında...
    • Romanlarında yoksulları, emekçileri, sağlıksız evleri, barakaları anlatan; kendi de çocuk yaşta işçi olarak çalışmış biri olarak özellikle çocukların yaşadığı zorlukları, çocuk emeği sömürüsünü, kimsesiz çocukları, güçlü bir anlatımla dile getiren; anlatımı yalın, süssüz, ancak gerçekçi ve etkileyici olan ve “... İçinde yaşanılan dönemi tüm pislikleriyle anlatan gerçekçi yazar” Charles DICKENS 7 Şubat'ta 207 yaşına girdi. Eserleriyle yaşayan DICKEN'in ilginç biyografisi bu kitapta.
    • 8 Şubat 1828 yılında doğan JULES VERNE 191 yaşında...
    • Yazdıkları kadar biyografisi de sırlarla dolu olan Jules Verne, kendi geleceği hakkında bile hiçbir tahminde bulunmazken nasıl olmuştu da insanoğlunun yüz yıl sonra gerçekleştirdiği teknolojileri önceden hayal edip yazabilmişti? O, bilim ve teknolojiye yol gösteren bir peygamber miydi? Bilim ve teknolojide meydana gelecek gelişmeler sadece ona mı gözükmekteydi?
    • Doğu'nun Sönmeyen Yıldızı HAYYAM
    • ...tarih, insanoğlunun faaliyet gösterdiği her alana yeteneği olan pek çok dâhiye tanıklık etmiştir.Onlar tüm insanlığın gerçek süsü, en büyük serveti ve hazinesidir. Ömer Hayyam’ın da onlardan biri olduğunu söyleyebilir miyiz? Kesinlikle evet. Hemen aklımıza ikinci bir soru geliyor: Bu yeteneklerden hangisi daha çok göze çarpar? Adını ölümsüz kılan asıl şey nedir? Acaba Hayyam'ın hangi yeteneğini ilk sıraya koyabi..
    • Gerçekçi Romanın Ustası BALZAC
    • "Her zaman olduğu gibi gecenin on birinde üzerine geceliğini giyiyor, başında komik duran takkesini takıyor, kahvesini hazırlıyor ve masasına oturup, sabahın ilk ışıklarına kadar çalışıyordu."
    • yeni kitap... Elektriğin Newton'u AMPERE
    • Daha çocuk yaşlarındayken babasının giyotinle öldürülmesinin sarsıntısıyla ruhsal bunalıma giren ve neredeyse bitkisel hayattan bir yılda çıkan, sonra da adını buluşlarıyla bilim tarihine yazdıran; ama sahip olduğu muhteşem zeka kadar da özel hayatında mutsuz olan bu büyük insanın acıklı yaşamöyküsü.
    • yeni kitap... Mantık Biliminin Kurucusu ARİSTO
    • Aristoteles ismi bizi, bir insanın görebileceği en muhteşem manzarayla yüz yüze bırakıyor: Sıradan sevinçleriyle, kederleriyle ve hastalıklarıyla birlikte altmış üç yıllık bir dünya hayatı ve ölümden sonra devam eden iki bin senelik ömür!...
    • "BU KİTABI NEDEN YAZDIM?
    • Böyle bir sorunun cevabının daha ilk cümlesinde Mustafa Kemal Atatürk’ün insan olarak, teşkilâtçı olarak, ihtilalci olarak, barışçı olarak sıfatlarından bahsetmek gerekir ki, bu büyük adamın hatırasına kalbinin en samimi köşesini ayıran Türk okuyucusuna bunları anlatmak beni biraz güç duruma düşürüyor. PARAŞKEV PARUŞEV"
    • TÜRKİYE'DE BİR İLK...
      Tolstoy'un bilinmeyen eseri ilk kez Türkçe yayınlandı.
    • Rusya’da ilk kez 1886’da yayınlanan ama hem Çarlık Rusyası, hem de Sovyet Rusya’nın sansürü nedeniyle bilinmeyen bu kitap Türkiye’de ilk kez yayınlanmaktadır. “Yunan Öğretmen SOKRATES” kendi zamanını aşan, tüm zamanlar için geçerliliği olan bir eserdir. Yaşamlarının anlamını ve amacını merak edenler, bu kitapta kendileri için çok yeni, beklenmedik ve aradıkları doğru cevapları bulacaklardır. Bu kitap her yaş ve meslekteki insanın ilgisini çekecek bir kitaptır.
    • Devrime Adanmış Bir Hayat CHE
    • "Küba devrimi gerillalarından birisi olan oğlumun nasıl Binbaşı Che olduğunu ve Bolivya Dağlarına çıktığını anlayabilmek için,” diye anlatıyor don Ernesto “geçmişin perdelerini açmak ve ailemizin atalarını tanımak gerekiyor. Hemen söyleyeyim; oğlumun damarlarında akan kanda İrlanda isyancılığı, İspanyol savaşçılığı, Arjantin yurtseverliği vardı. Belli ki Che’ye bizim asi atalarımızdan bazı özellikler miras kalmış. Karakterinde onu uzak yolculuklara, tehlikeli maceralara, yeni fikirlere çeken...
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam30
Toplam Ziyaret32285
videolar

ANASAYFA


     Dünya Edebiyatında Bir Dahi TOLSTOY

   
Ürün Kodu : 978-975-6391-63-1
Üretici : ETKİN YAYINEVİ
Etiket Fiyatı : 26.50 TL (KDV Hariç)
Ürün Özellikleri
Savaş ve Barış gibi evrensel edebiyatın başyapıtı haline gelmiş olan dev bir eserin yaratıcısı, "Rus toprağının büyük yazarı" Tolstoy'un yaşamöyküsü.
        Detaylar
 
 
Detaylar

 

                  

I. BÖLÜM

 

ÇOCUKLUK, ERGENLİK VE GENÇLİK

 
19. yüzyıl boyunca Avrupa edebiyatında birkaç sima ilk sırada geliyor ve düşünce hareketlerinin öncüsü olarak genel kabul görüyorlardı. Bu sıra ilk önce, tahsilli okur takımının tamamının her bir sözünü can kulağıyla dinlediği, Goethe’ye aitti. Goethe’den sonra, Goethe’yi alkışlayanlardan, parlak ve asabi yazar Victor Hugo ortaya çıkıncaya kadar Avrupa edebiyat tahtı, uzun bir müddet boş kalacak; Victor Hugo’nun ölümünden sonra ise bu tahta, edebiyat temsilcilerinin en seçkini ve önderlerinden biri olduğu şüphe götürmeyen “Rus toprağının büyük yazarı” Kont Lev Nikolayeviç Tolstoy çıkacaktı. 
 Tolstoy’un şöhretini dünya üzerinde yaşayan okur takımı içinde duymayan kalmamıştır.  Eugène, Zabel, Brandes gibi usta yabancı eleştirmenler, Rus eleştirmenlerden çok daha fazla Tolstoy’a zaman ayırmışlardır. Peki, Rusya’da edebiyat veya felsefe eleştirisine bir şekilde dâhil olmuş kişilerden Tolstoy’un eserleri üzerine kalem oynatmamış kimse var mıdır? Bu konuya ilişkin yazı yazanların hepsini zikredemesem de D.Pisarev, Annenkov, Grigoryev, Mikhaylovskiy, Skabichevskiy, Protopopov, Profesör Kozlov, N. Strakhov gibi zatların adlarını anmak yeterli olacaktır. Kazan Üniversitesi Profesörü Gusev gibi Tolstoy’un düşüncelerini yaymayı uzmanlık alanı olarak seçen kişilerden, Tolstoy’un fikirlerini hararetle, adeta, adım adım takip edenlere kadar farklı kişiler mevcuttur. 1886-1889 yılları arasında -hatta daha sonraları- Tolstoy’un bahsedilmediği bir gazete veya dergi sayısına rastlamak pek mümkün değildi. Tolstoy’un “Kroyçer Sonat” adlı eserinin nasıl ses getirdiğini ve bu romanın müzik veya Beethoven ile en ufak bir ilgisi olmamasına rağmen, müzik yayıncılarını Beethoven’in bu unutulmuş sonatını alelacele piyasaya çıkartmaya sevk edecek kadar gür çıktığını unutmamak lazım. Tolstoy’un kaleminden çıkan eserlerin hepsi toplumun farklı kesimlerinde karşımıza çıkmaktadır: Piyesleri sarayda sergilenmekte; hikâyeleri, alfabesi ve seçmeleri ise köylerde okunmaktaydı.
 Şimdi Tolstoy’un dokuz kere yayınlanmış külliyatından yararlanmam gerekecek. Bu, Rusya’da benzeri görülmemiş bir olay; Puşkin hayattayken külliyatı sadece bir kere, Turgenyev’in üç kere, Dostoyevski’nin külliyatı ise ancak ölümünden sonra yayınlanmıştır.
Tolstoy’un doğum yeri “Yasnaya Polyana” Kont Tolstoy’dan daha az şöhrete sahip değildir. Oraya kimin yolu düşmemiştir ki? Ya da, en azından, oraya kim uğramak istemez ki? Gelin birlikte orayı tanıyalım...
Tula şehrinden yaklaşık on beş kilometre uzaklıkta, Tula eyaletinin Krapivenskiy vilayetinde bulunan Yasnaya Polyana, Tolstoy hayranlarının ve ziyaretçilerinin durmadan akın ettiği bir yerdir.
Yasnaya Polyana, şimdi Kont Tolstoy’un ailesine geçen, Volkonskiy prenslerinin aile konağıdır. Dış görünüşü ile Rusya’nın içlerinde yer alan sıradan toprak ağası konağından hiç farkı olmayan bu köşkün herkesçe meşhur olmasının sebebi, Lev Nikolayeviç Tolstoy’un burada doğup, hem çocukluğunu hem de ömrünün ikinci yarısını aralıksız burada geçirmesidir. “Savaş ve Barış”, “Anna Karenina” ve “İtiraflarım”, “İnancım Neden İbarettir”, “İvan İlyiç’in Ölümü”, “Kroçyer Sonat” gibi ömrünün son yıllarında yazdığı çok sayıdaki diğer eserler Yasnaya Polyana’da kaleme alınmıştır. Ferney ile Voltaire, Coppet ile Madame de Staël veya Mekke ile Muhammed nasıl özdeşleşmişse, Tolstoy ile Yasnaya Polyana da aynı biçimde herkesin zihninde yer tutmuştur.
Canlı, göz alıcı duruşu, etrafını saran geniş hazine ormanı, Tolstoy’un baba dedesi Prens Volkonskiy tarafından ekilmiş asırlık ıhlamur ağaçlı yolların uzandığı Yasnaya Polyana çiftliğinin dört göleti olan, daima bakımsız, bodur ağaçlarla çevrili ağalık bahçesi, gerek Ruslar gerekse yabancılar tarafından onlarca defa tasvir edilmiştir. Çiftliğin girişinde bulunan, bu yüzyıl başlarında zamanın toprak ağası General I. Pavel’a bekçilik yaparak onun şöhretine tanıklık eden, silindir biçimindeki iki kerpiç kule hem bizde hem Avrupa’da, hem de Amerika’da aynı derecede bilinmektedir.
Bu eski kerpiç kuleler şimdi yarı harap ve yosun kaplamış vaziyette, mağrur general ve Prens Volkonskiy’in varisi ise,  mavi renkli sade işçi tulumunu ve uzun çizmelerini giymiş olduğu halde, ziyaretçi ve hayranlarıyla İsa’nın öğretileri ve (insanın, ne sağlam taş kulelerle ne de daima nöbet tutan bekçilerle kendinden bertaraf edebildiği)  ölüm sırrı üzerine sohbet ediyor.
Bir zamanlar, Yasnaya Polyana’da, iç içe girmiş bir sürü odaya ve salona sahip azametli bir toprak ağası evi yükselirdi ki bir yığın itaatkâr toprak kölesinin bulunduğu bu eski toprak ağalığın muazzam geliri ve köylü tebaanın üstündeki sınırsız hâkimiyeti gururunu okşardı. Bu azametli toprak ağası evi uzun zaman önce yanıp kül olmuş ve konak artık iki ek binadan oluşmaktadır; birinde Kont Tolstoy, kalabalık ailesi ile beraber yaşıyor; diğeri ise Yasnaya Polyana’ya gelen ziyaretçiler ve konuklara tahsis edilmiştir.
Tolstoy ve ailesinin ikamet ettiği kısım iki katlı, oldukça sade mimariyle inşa edilmiş, dış cephesi her türlü süsten azade bir yapıdır. Alt katta Kont’un çalışma odası, kütüphanesi ve yatak odası bulunuyor. Burada, konak sahibinin milyonluk büyük servetinden ve şatafattan herhangi bir ize rastlamak pek mümkün değil; bilakis konak sadeliğiyle şaşırtıyor ve ancak üst kattaki salonun duvarlarında asılı duran Tolstoy’un atalarının resmedildiği portreler, ziyaretçilere eski bir ağa yurdunda bulunduklarını hissettiriyor.
L.N. Tolstoy’un çalışma odası çalışkan ve yoksul bir öğrenci odasını andırıyor. Mobilyası, bir masa, bir kanepe, etajer ve birkaç sandalyeden ibarettir. Odanın bir köşesinde, uzun zaman önce hayatını kaybeden ağabeyi Nikolay Tolstoy’a ait büst bulunmaktadır. Duvarlarda birkaç portre asılmış. Bu portreler arasında Schopenhauer’in portresi ve Rus yazarlardan Tolstoy, Grigoroviç, Gonçarov, Turgenyev,  Drujinin ve Ostrovski’nin yer aldığı 1856 yılında çekilmiş bir fotoğraf asılmış. L.N. Tolstoy elleri göğsü üzerinde çapraz halde, askeri üniforması içinde, mağrur dik duruşuyla –bilhassa düşünceli gözlerinden yansıyan küçümseyici bakışlarıyla- bir yerde Lermontov’un duruşunu andırıyor. Fotoğraftaki grup hayli ilgi çekici; çünkü Rus yazarlar pek sıkça bir araya gelmezlerdi. Ayrıca, bu yazar takımı birbiri ile pek nadiren dostane ilişki içinde olurdu; gerçi birkaç yıl sonra Gonçarov ile Turgenyev’in arası bozulmuş, hatta Turgenyev, Tolstoy ile de düello yapmak istemişti. Fakat o fotoğrafı çekildikleri esnada hepsi de dostane görünüyorlar.
Kont’un kütüphanesi bir hayli zengin ve raflarında Tolstoy’un yalayıp yuttuğu yedi dilden eserler var. Bu kütüphanenin raflarında bütün Rus klasiklerini görmek ve bir yığın dini esere rastlamak mümkündür. Asrımızın ruhuna aykırı olarak,  Tertullianus ve Basileios, Darwin ve Marx’ın yerini almış; Spencer’in kocaman soğuk kitapları ise yerini İncil’e bırakmış.
Kont Tolstoy’un Kütüphanesi ve çalışma odası her zaman buraya gelmek isteyenlere kapılarını açar. O, kendisiyle sohbet etmek veya nasihat almak isteyenleri asla reddetmez. Herkese –o an için gönlünü alacak ve teselli edici sözler bulamasa bile- en azından daima samimi ve gerçekçi sözler söyler. Buraya gelen çok sayıdaki ziyaretçisi belki de onu yoruyordur; fakat Kont bundan pek şikâyetçi görünmez. Ziyaretçilerin birçoğunun kendisiyle yaptığı sohbetleri çeşitli gazete ve dergilerde yalan yanlış şekilde anlatmalarından da rahatsız olmuyor. Hem yaltaklar ve yılışıklıklar hem de yalanlar sığ bulanık bir dere gibi, Kont’un etrafını saran hayranlık ve perestiş deryasında yok olur. Bu hayranlık ve perestiş genel kanunlara aykırı olarak, onu ve hatta aile hayatını daha yakından tanıdıkça, daha da artmaktadır. Artık özel hayatına dair gizlemesi gereken herhangi bir sırrı kalmamıştır; Kont’un bizzat kendisi de hayatına dair gizlemesi gereken herhangi bir şey olmadığını söyler. Gençliğinin coşkusunu, heyecanını ve hatalarını, kendisini intiharın kenarına getiren yürek sızılarını eserlerinde ayrıntılı olarak kaleme almıştı. Hayranlarından Löwenfeld ve akrabalarından Bers gibi şahıslar bizzat şahit oldukları onun bazı hallerini bize şöyle anlatırlar: “L.Tolstoy sık sık, ‘Benim kimseden gizleyecek bir sırrım yok! Neler yaptığımı varsın isteyen herkes bilsin.’ derdi.”
Bu münasebetle, gelin Tolstoy’un biyografisine göz atmaya başlayalım.
Kont Lev Nikolayeviç Tolstoy, 28 Ağustos 1828 yılında doğdu; demek –Derjavin gibi- pek çok Rus yazarın aşamadığı yaş haddini şimdiden aşmış durumda ve hâlâ ne fiziki kuvveti ne de yaratıcılık dehası gözle görülür biçimde güçten düşmüş değil. Öyle ki, pek çok sahnesi “Savaş ve Barış” kitabının en iyi sahnelerine taş çıkartabilecek “Kroyçer Sonat” adlı eserini sadece beş yıl önce kaleme aldı.
L. N. Tolstoy’un ata babası, üstün hizmetinden ve de Çariçe Sofya’ya ihanetinden dolayı taltif edilen I. Petro’nun arkadaşı ve çağdaşı Pyötr Andreyeviç Tolstoy’dur. Pyötr Andreyeviç Tolstoy, Rusça’da “Tolstoy” (kalın, şişman) diye tercüme edilen Dick lakaplı bir Prusya göçmeninin torunudur. Tolstoy soyadı işte buradan gelir. Kont P. A. Tolstoy önemli bir diplomatik makama sahiptir; Konstantinopol’da elçilik yapar ve Sultan ile İmparator arasında anlaşmazlık vuku bulduğu zamanlarda birçok defa Yedikule Zindanlarına girip çıkar. O ölünce torunlarına büyük bir servet ve sarayda kolayca yükselmelerine olanak sağlayacak iyi bir referans bırakır.
Tolstoy sülalesinin evlilikleri, bir tane bile ters bünye evliliği olmadan (mésalliance’sız),  her zaman aristokratik olmuştur. Örneğin, Tolstoy’un annesi Prenses Volkonskaya, babaannesi prenses Gorçakova, anneannesi prenses Trubetskaya vesaire... Volkonskiy ve Gorçakovlar doğrudan Ryurik’in ve Rusya’da egemen bir güç olan Ryurikeviç’lerin torunlarıdır. Kont Lev Tolstoy dış görünüşü ile ondan çok daha iri bir bedene sahip olsa da dedesi Prens Nikolay Andreyeviç Volkonskiy’e (Savaş ve Barış kitabında Bolkonskiy diye geçer) çok benzemektedir. Her ikisi de açık ve yüksek, uzaktan bakılınca ileri doğru çıkık duran, sarkık gür kaşlarla örtülü bir alna sahipler. Altında karşısındakilerin yüreğine nüfuz eden derin bakışlı külrengi gözler bulunuyor. Demek Kont Tolstoy, iman devrine kadar, “saf kan aristokrat”  oluşundan gurur duyarken pek haksız değilmiş. Gerçekten de Tolstoyların kanı, iki asırdan fazla bir zaman her türlü yabancı unsurdan arî olarak devam eder. Yasnaya Polyana konağının duvarlarını süsleyen portreler; Prensler, Kontlar, nişanlı ve yıldızlı generaller ve gizli danışmanlar gibi -istisnasız- hepsi unvan sahibi kişilere aitler. Prens Bolkonskiy’in soy ağacının manevi dayanağı, bir zaman Altın Ordu’da öldürülen Çernigov prensi, dini için kendini feda eden Aziz Mikhail’dir. Tolstoy soyunun miras aldığı gelenekler, özgün niteliğini kaybetmemiş; aşağıda göreceğimiz üzere eski Rus toprak ağalıklarına has geleneklerdir. Boyar, Stolnik, Okolniç vesaire olarak adlandırılırken, Büyük (Deli) Petro devrinde farklı kategorilerde danışmanlar olarak adları değiştirilen saçı ve sakalı tıraşlı, Alman kıyafetli, deniz aşırı ülkeleri gezip görmüş bu eski toprak ağalığı; II. Petro ve VI. İvan devrinde kendi haklarını savunmayı, belki daha fazlasını hayal etmiş, Anna İvanovna devrinde Biron’ın sıkı göz hapsine maruz kalarak devletin idari mekanizmasında yer alma hayalinin cezasını çekmiş, Ekaterina zamanında altın devrine ulaşmış, Pavl Petroviç devrinde gururundan çiftliğinde içine kapanmış, halk sevgisi ve Batı’nın aydın düşünce tarzıyla ilk defa olarak ortaya çıktığında ise, I. Aleksandra zamanında Rus toplumunun öncülerinden olmuşsa da İmparator Nikolay çarlığında hemen hemen hiç yüz bulmamıştır. Bu toprak ağalığı yüzyılın ilk çeyreğinde, fikir sahasında altın devrine ulaşarak büyük bir gelişme gösterdi. Tolstoy bu zaman dilimine her zaman ayrı bir sevgi göstermiş ve bu zaman dilimi Tolstoy’a dâhiyane destanı “Savaş ve Barış”ı ve başlayıp bitiremediği “Aralıkçılar”ı yazmasına ilham olmuştur. Bu eski ağalık o zaman huzursuz ve endişeli ruh bir hali içinde gerçeği ve yeniliği masonlukta, mistisizmde, ahlak ve fazilette arayıp, Arakçeyev, Magnitskiy ve Runiç’e sessiz muhalefet etmiş ve her türlü akıl ekseninden uzak Aralık günlerinden sonra ordu ve tahrik olarak saray hayatına karşı yeniden merak duymaya başlamıştır.
Kendilerine özgü bir gurur, bu ağalığın ayırt edici özelliğiydi ve ağalığın en önde gelen temsilcileri için sıradan bir köylü ve halk, saray dışı aydınlardan, tüccarlardan veya üçüncü sınıfın başka temsilcilerinden her zaman daha cana yakın, öz ve anlaşılır olduğu muhakkaktı. Bu eski toprak ağalığı, Rus toplumunun yeni unsurlarına karşı duyduğu antipatiyi, bununla beraber halk sevgisini, Radişçev devrinden beri defalarca dile getiregelmekteydi. Aşağıda görüleceği gibi Kont Tolstoy da bu hususta ağalıkla hemfikirdi. Kont L. N. Tolstoy’un babası Pavlograd süvari alayının yarbayı Nikolay İlyiç Tolstoy 1812 ve 1813 harekâtlarına katılmıştır. Ömrü boyunca büyük başarılara mazhar olmuş bu babayiğit adama, babası Kont İlya Andreyeviç’ten çarçur edilmiş bir varlık kaldı. Tolstoy, babasının namına leke düşmesin diye, tıpkı “Savaş ve Barış” eserindeki Nikolay Rostov gibi, babasının borçlarını bir bir kapatıp, kendisi meteliksiz ortada kalır. Artık yarını düşünmeden şatafat içinde yaşamaya alışmış annesi Prenses Gorçakova ve sonraları Lev Nikolayeviç Tolstoy’u terbiye etmiş ve ölümüne kadar da yanından ayrılmamış olan akrabası T.A. Ergolskaya ile baş başaydı. Nikolay İliç, düşük subay maaşı ile hayatta kalamazdı; bu yüzden akrabaları onun durumunu düzeltmek için eski ağalık âdetine başvurup onu, ne güzel, ne de genç olan, en zengin ve en soylu ailelerden birinin tek varisesi, Prenses Mariya İvanovna Volkonskaya ile evlendirdiler. Bu evlilik hikâyesi “Savaş ve Barış” yapıtında şairane güzellikle anlatılan başka bir hikâyenin ortaya çıkmasına vesile olur. Rostov ailesinin parçalanması, borçlarının ödenmesi, Nikolay Rostov’un emekliye ayrılması ve çirkin Prenses Volkonskaya ile evlenmesi her Rus okurun malumudur. Fakat hakikat, şiir prizmasından geçerken kırılacak ve Tolstoy ailesinin ve eski ağalığın hikâyesini idealize ederken, Nikolay Rostov ve Mariya Volkonskaya arasında geçen bir aşk hikâyesini kitaba dâhil edecek; bu yüzden de romanda bu evlilik çıkar üzerine değil, aşk üzerine bina edilmiş olarak gösterilecekti. Ancak, her ne şekilde olursa olsun, bu evlilik örf ve adetlere pek uygundu. Lev Nikolayeviç’in ailesi çoğunlukla Yasnaya Polyana’da ömür sürmüş olup, aile hayatı sükûnet içinde oldukça mutlu geçti. Tolstoy’un annesi, Tolstoy henüz 3 yaşında iken, 1831 yılında vefat edip, 6 yıl sonra da babası Kont Nikolay İliç de diğer âleme göçünce, geleceğin büyük yazarı daha dokuz yaşında iken yetim ve öksüz kalıyordu.
Kont Tolstoy’un ebeveynlerinin ne tür insanlar olduğuna dair elimizde pek fazla bilgi yok. Savaş ve Barış romanında çizdiği ebeveyn portresi, (Nikolay Rostov ve Mariya Volkonskaya) bu portreye muteber belge mahiyeti kazandırmak için, belli ki, idealize edilmiş. Romanda, Nikolay Rostov eşine ve onun mizacındaki nezaket ve maneviyata âşık olan mükemmel bir aile reisi, fikir yürütmeyi sevmeyen ve de fikir yürütmekten aciz, basiretsiz bir adam; aynı zamanda mükemmel bir subay ve gıpta edilecek bir nefer, kendinden daha üstün gördüğü kişilerin kendi namına fikir yürütmesinden dolayı kendini huzurlu hisseden, bununla beraber, dürüst, açık sözlü ve insanları büyüleyecek kadar da saf mizaçlı birisi... Vronskiy de aynı karakterde. Bu tip mizaçlarda; akıl değil ihtiyat, kahramanlık değil cesaret, adalet değil şeref ve haysiyet hâkimdir. Bunlar kendi kafasıyla düşünmektense, başkalarının emir ve talimatını yerine getiren fertlerdir. Lev Nikolayeviç’in babasının tam da böyle biri olmadığı iddia edilebileceği gibi; aynı şekilde, romandaki portre ile babasının asıl karakteri arasında bir benzerlik olduğu da iddia edilebilir. Her halükarda Kont Nikolay İlyiç sanatkâr ruha sahip biri değildi; fakat bunu karısı için de söylemek asla doğru olmaz. Karısı hakkında şunlar anlatılır: “Karısı genç iken, balolara katıldığı zamanlarda, soyunma odasında etrafına genç kızları toplar, onları kendi uydurduğu hikâyeler ile oyalarmış; öyle ki, kavalyeler geniş salonda damlarını avare bekler dururmuş; çünkü damları Prenses Volkonskaya’nın hikâyelerinden kendilerini alamazlarmış. “Savaş ve Barış”ta, Prenses Mariya çirkin ve ağlamaklı, ancak son derece ince ipliklerle dokunmuş hakiki bir Hıristiyan tecellisi; kendisine anlatılan hurafe ve efsanelere inanan bir kadın olsa da adeta bir nevi semavi varlıkmış hissi veren bir kişi. Doğasında hastalık derecesinde var olan maneviyatı, mistik hayallere olan meyli, nefsinden feragata ve fedakârlığa olan tutkusu, fevkalade cana yakınlığı, halim huyu, öteki âleme olan coşkusu, keder ve hastalığın olmadığı bir dünyaya karşı bitmez tükenmez arzusu... Kont Tolstoy bu tasvirle aslında hayalindeki anne portresini imgeliyordu. Aslında, Tolstoy, “Onlar ölmez, cennete uçarlar” diye anlatılan, bu dünyaya ait olmayan, hayali bir yaratılışa ve coşkun düşlere sahip tüm kadın karakterlerde zamansız ölen annesini latif hatıralarla yaşatıyordu.
Tolstoy’un annesi ölünce, geride kalan dört erkek kardeşi ve bir de körpecik kızcağızın bakımını uzak akrabaları Ergolskaya devraldı. 1837 yılında bütün aile efradı Yasnaya Polyana’dan Moskova’ya taşındı; çünkü Lev Nikolayeviç’in ağabeyi Nikolay, üniversiteye hazırlanmalıydı; ama aynı yıl Kont Nikolay İlyiç de bu dünyaya veda edip, ardında beş çocuk ve çarçur edilmiş bir servet bırakacaktı. Bu ani vefattan sonra –aile masraflarını azaltmak maksadıyla- ailenin bir kısmı Ergolskaya ile birlikte tekrar Yasnaya Polyana’ya döndü. Çocukları, elbette, okuttular ve çocukların öğretmenleri, özel Alman öğretmenlerden (ki bunlardan bir tanesi Ergenlik eserinde Karl İvanoviç adı altında ölümsüzleşecekti) ve o harfini vurgulu seslendiren, tik ağacından yapılmış redingotları içinde Rus seminaristler oluşmaktaydı.
Ayrıca, P. İ Yuşkova, Bers’e şunları anlattığı kaydedilir: “Bir keresinde posta atlıları ile yola çıkacaktık. Herkes faytona binmişti ki henüz çocuk olan Lev Nikolayeviç’in gözden kaybolduğunu fark edip, onu aramaya koyulduk. Tam o esnada, istasyonun bir penceresinden Tolstoy başını dışarı çıkartmış vaziyette şu sözleri söylüyordu: ‘Ma tante, şimdi çıkıyorum!’ Saçlarının yarısını tıraş etmişti. Kısa bir mola müddetinde saçlarının bir kısmını tıraş etme fantezisinin lüzumu herhalde hiçbir şekilde izah edilemezdi.”Lev Nikolayeviç’in merhum teyzesi P.İ.Yuşkova’nın anlattıklarına göre, “Tolstoy çocukluğunda çok haylazdı; çocukluğun son safhalarında ise, tuhaf ve bazen de beklenmedik hareketleri, capcanlı karakteri ve olağanüstü kalbi olan bir çocuktu.”
Tolstoy’un kendisi, Bers’in de orada olduğu bir aile meclisinde, yedi-sekiz yaşlarındayken, havada uçmaya bir hayli merakı olduğunu dile getirmiş. Onun tasavvuruna göre, yere çömelerek dizlerinizi ellerinizle sarmalayıp, onları ne kadar kuvvetli sıkarsanız o kadar yükseğe uçabilirsiniz. Bu fikir ona bir müddet hiç rahat vermeyince, artık bu fikrini gerçekleştirmeye karar verir. Kendini sınıfa kilitleyip, pencereye tırmanarak tasavvurunu aynen tatbik etmeye kalkışır. Sonuçta yaklaşık beş metre yükseklikten şappadak aşağı düşüp her iki ayağını incitir ve bu teşebbüsüyle evdekilerin yüreğini ağzına getirir. İşte büyük yazarın çocukluğundan ziyadesiyle az bilinen gerçekler bunlardır.
Bu zaman dilimi, 1852 yılında Sovremennik (Çağdaş) isimli dergide basılmış olan Çocukluk adlı eserinin temasını teşkil eder. Tolstoy’un kaleminden çıkan bütün eserlerdeki gibi, bunda da gerçek ve düşler iç içe olduğu muhakkaktır; ancak Tolstoy’un sanat fantezisinde göze çarpan bir husus olduğunu dile getirmek gerek: Tolstoy, yapıtlarında gerçeklikten uzaklaşma emelini gütmez, bilakis gerçekliğin ruhunu yüceltmek ve onu aydınlatma amacı taşır.
Tolstoy’un yapıtlarındaki kahramanların çoğu bizzat kendisi, ruh hali, tecrübeleri ve yaşantılarıdır. Onun eserlerine, yazarın manevi hayatına ait otobiyografik belge olarak itimat etmeye cüret edebiliriz.
Onun ağzıyla anlatıldığı Çocukluk eserinin kahramanı Nikolenka İrtenyev, Tolstoy’un çocukluğuna ait duygularıyla, çevresindeki kişilerle bizi tanıştırır. Anne-babası, özel Alman öğretmeni Karl İvanoviç Mauer, kardeşi Volodya ve kız kardeşi Lyuboçka, dadısı Natalya Savişna, zahit Grişa; bütün bu karakterler hayret verici sanatkârlıkla tasvir edilmiş. Onların konuşmaları, uğraşları, davranışları bizi çoktan mazide kalmış eski ağalık devrine, onun özgür, bazen de taşkın yaşantısına götürür. Önümüzde çilekeş annenin mistik ve coşkun fıtratı, bütün görgü kurallarına riayet edilen, dış cilanın kötülüğü ve yalanı perdelediği, herkesin gamsız ve ruhsuz görgü kurallarına göre yaşadığı bir aile hayatı duruyor.
Nikolenka’nın, annesinden kendisine miras kalan duygusallığı, hayal kurmaya olan eğilimi, dengesiz doğası daha ilk sahnelerde tamamıyla sergileniyor.
Sabah, yatağının başucunda Alman belletmenlerin en babacanı Karl İvanoviç’in, sinek öldürmesinden dolayı sinirleri bozulmuş ve yüreğinin ta derinliklerine kadar incitilmiş olduğunu hissederek uyanır. İncinme hissinin peşinden hemen pişmanlık, sonra da gözyaşları gelir. Ona, “Neden ağlıyorsun?” diye sorulunca, çocuk şu cevabı verir: “Kötü bir rüya gördüm. Sanki annem ölmüş de onu defnetmeye götürüyorlar.” Bütün bunlar onun uydurması; ancak ne zaman ki Karl İvanoviç dokunaklı öyküsüyle onu teskin ve teselli etmeye kalkışır, bu durum ona sahiden de kötü bir rüyaymış gibi gelir ve artık başka bir sebepten gözyaşları süzülmeye başlar. Fakat birkaç dakika sonra kasvetli ruh hali yerini sebepsiz neşe ve şımarıklığa bırakır. Yarım saat gibi bir zaman içinde öfke, gücenmişlik, pişmanlık, gözyaşı ve neşe...
“Sınıftaki çocuk... Buradan, pencerenin sağ tarafından, genelde büyüklerin öğleye kadar oturduğu terasın bir kısmı görünür. Karl İvanoviç, onun imla çalışmasında yaptığı hatalarını düzeltirken, o tarafa bakar; validenin siyah başını, bir başkasının sırtını görür, oradaki konuşmalar ve gülüşler zar zor kulağına gelir, bunlar öyle canını sıkar ki, “Herhalde hiç kimse orada olmak istemez.” diye aklından geçirir ve ben ne zaman büyüyüp okumaya son vereceğim ve sürekli olarak diyalogların başında değil de sevdiğim kişinin yanı başında oturacağım diye kendi kendine düşünür. Bu can sıkıntısı yerini hüzne bırakır; Tanrı bilir neden ve ne üzerine böyle düşüncelere dalar ve imla sınavında yaptığı hatalarına sinirlenen Karl İvanoviç’i duymaz.”
Artık bu ve benzeri sahnelerle karşımıza yetenekli, dengesiz, şaşırtıcı derecede hassas sinirleri olan, kendini seven ve aynı zamanda şıpsevdi olan, nefsine hâkim olmayı hiç mi hiç beceremeyen, kendine emredilen ve yapması gereken işe odaklanamayan birisi çıkar. Umulmadık şekilde, aniden bir işten diğerine geçişler, içindeki hassasiyet ve mahcubiyetin ağırlığı, bir yandan herkesin hoşuna gitme ve ön planda olma tutkusunun belirtmektedir; diğer yandan bir yığın hata, tutku, hüsran, ıstırap verici pişmanlıklar ve işlenen günahlara kahrolmalarla dolu geleceğe okurları hazırlamaktadır.
Tolstoy’a, sonraları kendini çok vahim bir şekilde hissetirecek olan gerçeklik ve düşler arasındaki çelişki, daha çocuk yaşlarda pek erken başlar; çocuk büyüklerle balkonda oturmak isterken, onu sınıfta diyalog ve dikte çalışmalarına zorlarlar; o herkese kendini beğendirmek, zeki ve oturaklı olmak ister; ancak bu vasıflara karşı ne kadar kabiliyetsiz olduğunu da hisseder. Güzel olmayan bir çehre, taranmaya yanaşmayan tarumar saçlar, genişçe burun, külrengi küçük gözler bile ona işkence verir. Bütün bu belalardan kurtuluş reçetesini, cinnet geçirmişçesine ve beyni tamamen uyuşmuşçasına kendini hayallere kaptırmakta arar. Henüz çile nedir bilmiyordu, ancak hüzün nedir gayet iyi biliyordu ve hatta hüzünlenmeyi seviyordu. Zaman zaman kendi icat ettiği hüzünlerden efkârlanarak, bu hüzünlerden haz almak için bir köşeye çekilmeyi de seviyordu ve siz, müstakbel Prens Nekhlyudov gibi asil ama beceriksiz ve işe yaramaz bu küçük ağa oğlunun, Nikolenka İrtenyev’in doğup büyüdüğü muhitte büyümekte olduğunu hissediyorsunuz.
1840 yılında yetim Tolstoylara vesayet eden Kontes Osten-Saken vefat eder ve vesayetleri teyzeleri P.İ Yuşkova’ya intikal eder. Teyzeleri kocasıyla Kazan’da yaşıyordu. Bütün aile onların yanına Kazan’a taşınır. Ağabeyleri Nikolay da Moskova Üniversitesinden Kazan Üniversitesine geçiş yapar.
Tanınmış zenginlerden olan P. İ. Yuşkova, evinin salonunda tüm yüksek sosyeteyi toplardı. Bu evde Yasnaya Polyana’nın geçmiş sade yaşantısından artık eser kalmamıştı; bilakis, eşyaları kullanma tarzından bakışlara kadar her şey soyluluk, zenginlik ve elit dostluklara tanıklık ediyordu. Birazdan göreceğimiz gibi Lev Tolstoy’un komilfo hevesi burada büsbütün filizlenip çiçek açacaktı. Buna, her şeyin en iyi tarzda olması gerekirmiş gibi görünen Yuşkovların evinin iklimi de katkı sağlayacaktı. Teyze Yuşkova, unvan sahibi yeğenlerinin diplomat veya emir subayı olarak kariyer yapmalarını hayal ediyordu. O, saçaklı apoletler, yüksek maaş ve mutlak bağımsızlıktan başka bir şeyde mutluluk ve anlam görmüyordu. Şu sözü halen iyi bilinmektedir: “Rien ne forme un jeune homme comme une liaison avec une femme comme il fault.” Yani, genç bir adam için hiçbir şey edepli bir kadınla beraber olmak kadar faydalı değildir. Bu vesileyle, elbette, bu dileği Lev Nikoleyeviç için de temenni ediyordu.
Kazan’a taşınmalarıyla Tolstoy’un çocukluk devresi de bitiyordu. Hemen hemen belirsiz ve aşılmaz çizgiler, insan ömrünün ilk devresini (çocukluk) ikincisinden –ergenlikten- ayırıyordu; bu çizgileri karakterize etmek için tekrar yazarımızın manevi otobiyografisine dönüyoruz.
Tolstoy, “Hayatınızın belli bir anında eşyaya bakışınız tamamen değiştiği, etrafınızda gördüğünüz bütün nesnelerin birdenbire hiç bilmediğiniz yönüyle size karşı döndüğünü aniden fark etmek gibi bir olay hiç başınızdan geçti mi acaba, sevgili okurlar ?” diye sorar; “İşte –ergenliğimin başlangıcı olarak saydığım- bu tarz bir manevi değişim yolculuğumuz esnasında ilk olarak benim başımdan geçti.”
Aklımdan ilk defa şöyle bir fikir geçiyordu: Dünyada sadece biz –yani bizim ailemiz- yaşamıyor ve bütün âlem bizden ibaret değil; bizimle hiçbir ilgisi olmayan, bizim için endişe etmeyen, bizim varlığımızdan habersiz başka insanların da hayatları var. Şüphesiz, bunlar daha önceden de bana malumdu; ancak bunları şimdiki gibi bilmez, bilincinde olmaz ve hissetmezdim.
Her bir evde, en az bizim gibi bir ailenin yaşamakta olduğu geçtiğimiz şehirlere ve köylere, bir dakikalık meraklı gözlerle faytonumuza bakıp ebediyen gözden kaybolan kadınlara ve çocuklara, bize sadece selam vermemekle kalmayıp, aynı zamanda bize bir göz atmaya bile tenezzül etmeyen bakkallara ve adamlara bakarken aklıma şu fikir geldi: “Bizimle ilgilenmiyorlarsa, o zaman neyle meşguller?” Bu sorudan başka sorular da türedi: “Onlar nasıl ve neyle yaşıyorlar, çocuklarını nasıl terbiye ediyorlar, onları okutuyorlar mı? Oyun oynatıyorlar mı? Nasıl cezalandırıyorlar..?” 
Kızlarla aramızda görünmez bir set ortaya çıktı; onlarla sırlarımız bile ayrı oldu; onlar karşımızda etekleriyle, biz ise dar pantolonlarımızla birbirimize fiyaka yapar gibiydik.
Çocukluk –geri döndürülemez mutlu devir- bitmişti. Her zaman kendi başına ve kendisi için yaşamış çocuğun karşısına –beklenmedik şekilde aniden- içinde kendisi gibi düşünce, sevinç ve kedere dalmış insanların olduğu kocaman bir dünya çıkıyordu. Bu kocaman dünyada kendi mevkisinin neresi olduğunu idrak etmedi ve henüz edemezdi de; o, kendisi gibi milyonlarca insan ile ilişki içinde olmaya mecbur olduğunun bilincine varmadı, varamazdı da; ancak gözünü açtığında engin, karmaşık ve devasa bir varlığın parçacığı olduğunu hissetti. Çocukluk bencilliğinin çerçeveleri darmadağın olup, çocukluk devresi sona ermişti. Çocukluk ne yazık ki bitmişti.”
“İbadetten sonra” diye yazıyor Tolstoy, “yorgana sarılı şekilde,  gönül rahat, aydınlık ve şen şakrak halde, bir hayalin diğerini takip ettiği olurdu. Peki, bu düşler, ne üzerineydi?  Düşler... Erişilmez, ancak aşkla ve mutluluk ümidiyle dopdolu düşlerdi... Bu dünyada tanıdığım yegâne mutsuz adam Kark İvanoviç’i ve onun kör talihini hatırladığım olurdu. Sonra onun için öyle üzülürdüm, onu öyle severdim ki, gözlerimden yaşlarla aklımdan şöyle geçirirdim: ‘Tanrım ona mutluluk ver, ona yardım edip acısını azaltabilmem için bana imkân ver, ben onun için her şeyimi feda etmeye hazırım...” Sonra en sevdiğim porselen oyuncağımı ki –ya tavşancığımı veya köpekçiğimi- kuştüyü yastığa gömüp, onların nasıl sıcak ve rahat ortamda yattıklarını merakla seyrederdim. Bir de herkese mutluluk vermesi, herkesin hayatından memnun ve yarın havanın gezmeye müsait olması için Tanrı’ya dua ederdim; sonra diğer yanım üzere döner –düşüncelerin ve düşlerin artık karmakarışık olduğu bir halde- sessiz sedasız uykuya dalardım; üstelik gözyaşlarıyla ıslanmış yüzümle...”
Çocukluk sona erdi.
Tosltoy, “Çocuklukta içimizi saran iman kuvveti,” diye devam ediyordu; “sevgiye olan ihtiyacımız, gamsızlık ve canlılık acaba bir gün geri döner mi? İnsan ömründe hangi devir, masum sevinç ve sonsuz sevgi ihtiyacı gibi en büyük iki erdemin içimizde bir dürtü olduğu bu devirden daha iyi olabilir..?
Nerde o coşkun dualar, dünyanın en büyük harikası tertemiz dokunaklı gözyaşları? Teselli meleği gelip, tebessümle gözyaşlarını silerdi ve çocukların masum hayallerine tatlı düşleri esindirirdi.
Hayat, yüreğimde bu denli ağır izler bırakmış olabilir miydi ki bu gözyaşlarım ve tutkularım beni ebediyen terk edip gitmişti? Gerçekten de geride sadece hatıralar mı kalmıştı?”
Tolstoy’un ömrünce unutamadığı, özellikle pak, parlak ve kutsal saydığı hatıraları bile onun için çok şey ifade ediyordu. Acaba bu tür hatıralar çok kimsenin aklında kalmış mıydı? Bu kişilerin sayısı bile günden güne gitgide daha da azalıyor.
Lev Tolstoy’un Kazan’da St. Thomas adında bir Alman öğretmeni ve bakıcısı vardı ki bu adam m-r Jerom adıyla sonraları Tolstoy tarafından tasvir edilecekti. Thomas onu üniversite sınavına hazırlıyordu.
O devirde toprak ağalarının genç erkek çocukları, çok erken yaşlarda –kimi 14’ünde kimi 16’sında- hem de şimdiki gibi kaliteli seçkin liselerinden değil, öğrencileri üniversiteye yeterli bir şekilde hazırlayıp hazırlamadıkları şüpheli olan, ağa konağındaki sınıflardan doğrudan üniversiteye giriyorlardı. Aslında, yüksek eğitim kurumlarının duvarları arasında da bilimin itibarı olduğu pek söylenemezdi ve şu soruyu korkmadan kendimize sorabiliriz: “Gerçekten de bilim var mıydı?” Elbette, dersler veriliyordu, bilimin görünen yüzü tatbik ediliyordu; ancak, ne profesörler ne de öğrenciler ilmin derinliğine vakıftılar. Okurlar, fakültelerin etik-siyasi ve estetik gibi derslerin kulağa hoş gelen tumturaklı adlarına aldanmasınlar. Şehirlerde, özellikle de taşrada kaliteli profesörler ya hiç yoktu ya da sadece kontrol edilmiş, sansürlenmiş ve başka benzer eleklerden geçmiş notlarını okumakla kendilerini sınırlayıp, susmak zorundalardı. İmparator Nikolay Pavloviç’in “Psikoposlara bile her kitap verilmez.” diye bilinen meşhur sözünden sonra öğrenciler daha ne dinleyebilirdi ki? Anatominin iskelet üzerinde değil de havlu üzerinde okutulduğu; ahlak, siyaset ve başka derslerin huzurunu bozan kabahatli öğrenciler için tecrit odasının duvarında Mahşer Günü tablosunun asıldığı Magnitskiy ve Runiç devrinde, Rus üniversitelerinde meydana gelen çalkantılar herkesin hafızasında hâlâ canlıyken; birkaç yıl sonra, o devrin en iyi üniversitelerinden olan Moskova Üniversitesi’nde meydana gelecek yeni bir çalkantı baş gösterecekti. O zaman, bilimin itibardan mahrum olduğu ve aslında bu itibara da hiç kimsenin ihtiyaç duymadığını tekrarla söylüyorum. Devlet, ne hukuk bilimcilerine ne de antik Roma uzmanlarına ihtiyaç duyduğu için bilimi destekliyor ve ayakta tutuyordu; sadece Avrupa ile Büyük Ekaterina’nın başlattığı girişimi bozmamak ve Avrupalıların karşısında rezil olmamak için bunu yapıyordu. O zaman toplumun aydın zümresi daha yeni ortaya çıkmaya başlamış toplum ise hiç gelişmemişti. Öğrenci kontenjanını ekseriya aristokrat ve ağa çocukları dolduruyordu. “Falanca sayıda serfe sahip ağa çocuklarının bilimle ne işi olurdu?” diye sormak bile tuhafına gidiyor insanın. Gerçi, üniversite diplomasına sahip olmak, memuriyette imtiyaz ve orduda rütbe için hak kazandırıyordu; fakat üniversite diplomasının, doğuştan elde edilen zenginlik ve referansların insana sunduğu imtiyazlara nispeten ne kadar cılız ve zayıf kaldığını acaba kim bilmez? Bu yüzden üniversite koridorlarını dolduran, gerek profesörler, gerekse öğrenciler, bilimin gereksizliğinin aynı derecede farkındaydılar. Zamanın bilimi de, dersleri de küflü ve süfli kılıkla, ne kulağa ne bir canlı seda, ne de heyecanlı bir ses veriyordu. Hatta ilim tahsiline ve onun kaynağına inmeye can atan zamanın en üstün zekâlı gençleri bile, üniversite eşiğini geçer geçmez, hemencecik bilimden soğumaya başlıyordu. İltimas, rüşvet ve referansın çok etkin olduğu üniversiteye giriş sınavı, artık hayallerin masumiyetini bozuyor; dinlenilen birkaç ders, önce şaşkınlığa sebep oluyordu, sonra memnuniyetsizliğe, en sonunda da tiksinti veriyordu. Dolayısıyla geriye, öğrenci redingotunun mavi yakası, sivil efeliğin epesi ve artık yetişkin olduklarına inanma duygusu kalıyordu. Öğrencilerin çoğu şimdi oldukları gibi, bu ortamdan pekâlâ tatmin oluyordu.
     Profesör Zagoskin: “40’lı ve 50’li yıllarda Kazan şehrinde öğrencilik hayatı fırtına gibiydi.” diye anlatıyor; “Yerel bir üniversite arşivinde muhafaza edilen teftiş ve dava kayıtları, o zamanın disiplin kurulunun -bütün sertliğine rağmen- mücadele etmekten aciz kaldığı, yüz kızartıcı nitelikteki davranışların tutulduğu tam bir ciltlik eser ve az çok toplumsal boyut kazanmış skandal ve çirkefliklerin kayıtlı olduğu uzunca bir vakayiname karşımızda çıkıyor. Şamatalı içki alemlerini bir kenara bırakalım –onlar haliyle artan biçimde müzmin nitelik kazanmıştı- ne de olsa boş kalan vakitlerini içki alemlerinde harcıyorlardı. Tabi ki aristokrat öğrencilerin de devasa boyutlara ulaşan çirkefliklere dâhil olduğu haller vardı. Mesela, Sibiryalı bir prensin çocuğu Ç-ev, eline bir havalı silah geçirip, çatı boşluğundan bütün bir Popereçno-Krasnıy caddesini yaylım ateşine tutarak, tüm şehir halkını muhasara altına alıyordu. Bu prens çocuğunun, üniversitede kaldığı dönemde irtikâp ettiği benzer bir yığın çirkeflikleri anlatmaya gerek görmüyoruz. Ama genel bir değerlendirme yaparsak; eski zamanın Kazan’ının fırtınalı sefih hayatına yabancı kalarak, kendi gruplarını oluşturan aristokrat öğrenciler- başka bir aşırılığa kaçarak- daha ince ve komilfo bir sefahat olan sosyete hayatının zevklerine kendilerine verecekti… Balolar, partiler, piknikler, gösteriler, canlı tablolar (bu arada L.N Tolstoy bu uğraşlarda gayet başarıyla katılım gösteriyordu), ata binmeler ve kadınlar, üniversiteye ne için geldiklerini bilmeyen bu kendini beğenmiş ağa çocuklarının temel uğraşını teşkil ediyordu. Bilhassa hukuk fakültesinde, bu son tarif edilen öğrenci tipleri yoğun olarak görmek mümkündü.”
Görünüşte, Kazan fakültelerinin en iyisi, o zaman Lobaçevskiy’in çalıştığı Matematik fakültesiydi, ancak L.N Tolstoy hiç beklenmedik biçimde Doğu Dilleri Fakültesine kaydoldu. Bu olay, geleceğin yazarı henüz on beş yaşında olduğu, 1843 yılında meydana geldi. Bundan sonra Kont Tolstoy için Gençlik devresi başlıyordu. Nereye gitti Ergenlik?
Edepli bir bayan ile ilişki kurmanın genç bir delikanlıyı terbiye etmek için en uygun yol olarak görüldüğü Yuşkovların ağa evinin ortamını ve ideal komilfo yaşam tarzı hesaba katıldığında, okurlar bu üç yılın (1840-1843) Tolstoy için nasıl geçtiğini kolaylıkla anlar. Şimdilik hayatında mühim bir hadise cereyan etmiyordu; sadece Alman öğretmenin yerini şimdi Fransız öğretmen alıyordu. Bu öğretmen Tolstoy’a dil ve davranış dersleri veriyordu; bir de Tolstoy, her gün ‘o’yu vurgulu telaffuz eden seminer öğrencilerinden Rus Dili, Tarih ve Matematik dersleri alıyordu; ayrıca aylak aylak gezintileri ve ata binmeleri de unutmayalım.
Profesör Zagoskin, “Reform öncesi devirde keyifli, hem de ne keyifli bir hayat sürüyorlarmış.” diye devam ediyordu; “Elbette ki bu, yerel elitlerin renk verdiği toplumun üst sınıfları için geçerliydi.  40’lı ve 50’li yıllarda, özellikle kendini kış mevsiminde hayli hissettiren Kazan’ın yüksek sosyete yaşamının büyüklüğü, eski Rusya burjuva sınıfının son can çekişmeleri niteliğindeydi. Kazan, neredeyse tüm Orta Volga ve Kama Bölgelerinin akın ettiği küçük bir başkent konumundaydı. Toprak ağaları yazın köy hayatından sonra eğlenmek, alışveriş yapmak, elbise diktirmek, giyinip kuşanmak, büyüyen çocuklarını okutturmak ve fırsat olursa kızlarına layık bir eş aramak için kışı geçirmek üzere aileleriyle beraber buraya gelirdi. Burada misafirperverlik pekâlâ ve toprak ağalarına yakışır tarzda idi ki şimdi burada bu yücelikten eser kalmamış. Genç bir bekârın burada kendine sofra hazırlamasına gerek yoktu. Şöyle ki; bir gencin, davet edilmeden, çal kapı gidebileceği en az 20-30 ev vardı ki bu evlere, her gün pek çok kişi öğle yemeği için gelirdi. Günler şöyle geçerdi: Herkes öğle yemeğini yer yemez kahvesini içer, sonra falanca mevzu üzerinde sohbetler eder, daha sonra da yatmak üzere evlere giderdi. Bu genel kabul görmüş bir adet idi. Akşam ise daima mükellef sofralar ile sonlanan, balo veya parti için tekrar bir yerlere gidilir ki bunlar ta gece yarasına kadar uzayıp gider ve misafirler ancak sabah saat 5-6 civarında evlerine dönülebilirdi. Ertesi gün, aynı rutini tekrarlamak üzere, saat 12 sularında uyanılırdı. Evet, dedelerimiz gerçekten de vur patlasın çal oynasın bir hayat sürmüşler, ama aynı zamanda da tiksindirici şekilde boş bir hayat...
Kazan devri, dıştan en fakir, içten ise -içerik yönüyle de- en zengin devrelerden biriydi. Tolstoy’un, aşırı duygusallığı ve tahlil etmeye olan eğilimi hâlâ kaybolmamış, bilakis şimdi tamamen çiçek açmış vaziyetteydi ki bu hususta söyleyecek bir şey yok. Beklenmedik duygu patlamaları ve çoğunlukla ruh halinin bir anda kendiliğinden değişmesi çocuğun hayatını mahvediyordu; hayal narkozu, önceki gibi, gene marazi zevkin esas kaynağını oluşturuyordu. Bu zehirle Kont Tolstoy (yahut Nikolenka İrtenyev) müsait veya müsait olmayan her ortamda, kendini zehirlemeye devam ediyordu. Sebepsiz gözyaşları ve öfkelenmeler, bezgin dedelerinden tevarüs eden, bozuk ve fazlaca hassas sinirlerini açığa vuruyordu. Çekingenliği hem iyilik duygusunu hem de kısmen eskisi gibi pak ve parlak, kısmen de yeni olan, sevgiye hasretini ruhunun en derinliklerinde gizlemesine sebep oluyordu; artık kadınlara karşı ilgi duyuyordu.
Nikolenka İrtenyev tüm saatlerini “zihni bomboş şekilde, yukarıdan gelen en ufak bir sese pür dikkat kulak vererek” avluda geçiriyor veya “kardeşi gibi yukarı çıkarak hizmetçi Maşa’yı öpmek istese, acaba hali nice olur” diye aklından geçire geçire “kapının arkasına saklanıp, yoğun bir kıskanma ve imrenme hissiyle hizmetçi kızların odasından yankılanan sesleri dinliyordu.” Ama aklından geçeni yapmaya cesaret edemiyor ve tam o sırada Maşa’nın ağabeyine söylediği şu sözleri işitince birden aptal durumuna düşüyordu: “Başıma bela mısınız? Ne diye bana musallat oldunuz? Gidin buradan... Sizi gidi zampara adam... Neden Nikolay Petroviç buraya gelip, asla sizin gibi bir delilik yapmıyor..?” Zavallı Nikolay Petroviç ise, tam o dakikada merdivenin altında, zampara ağabeyinin yerinde olabilmek için her şeyini feda etmeye hazır vaziyetteydi...
Geniş burnu ve çirkin yüzü önceki gibi, hatta daha şiddetli biçimde, ona işkence veriyordu.
Tolstoy, “Doğuştan utangaçtım, ama çirkin olduğuma kanaat getirmiş olmam, utangaçlığımı daha da artırıyordu. Hiçbir şeyin, insanın dış görünüşü kadar ve dış görünüşten de çok, kişinin kendisinin cazibeli olup olmadığına kanaat getirmesi kadar insan üzerinde açık etkisi olmadığına inanmıştım. Durumumu kabullenmeyecek bir haysiyetim vardı. Kendimi, bir kedi gibi ulaşamadığım ciğere pis diyerek avutmaya çalışıyordum; yani bir güzellikten alınan zevki, tümüyle hakir görüp, bütün hayal ve akıl kuvvetimle bir köşede mağrur yalnızlığımdan zevk almaya çalışıyordum.” diye anlatır.
Karşımızda daha şiddetli, daha bencil ve daha ıstırap verici hale gelmiş çocukluk güdüleri...  Ölçüsüz duygusallık cevheri, adeta, bir bardağa ağzına kadar doldurulmuş bir sıvı gibi en ufak bir damlada kenarından taşacak gibi. Çocuğun ruh hali, onda öyle zorbaca bir hâkimiyet kurmuş ki, onu en hayta ve hoyrat işleri yapmaya zorluyor. Okul hayatı fena değildi, ama dengesizdi; kâh zevk alırcasına kâh tam bir tiksinti duyarcasına, orta yolu bulamadan devam ediyordu. Hasta olduğu belliydi ve her şeyden önce dengesiz ve fazlaca asabi tabiatından dolayı rahatsızdı.
Zaman zaman onu bir tuhaflık sarıyordu:
“Ergenliğimi hatırlarken” diye yazıyor; “hele o yapayalnız ruh halimi; sebepsiz ve istemeden, sırf meraktan ve bilinçsizce hareket etme ihtiyacından dolayı en dehşetli cinayetleri işlemeye müsait olduğumu şimdi gayet iyi anlıyorum. Dakikalar vardır ki gelecek günler insana öyle karanlık bir âlem olarak görünür ki, insan, aklına o karanlık âlemde karar kılmasına izin vermeden, akıl faaliyetine büsbütün son verip, kendini şuna inandırmaya çalışır: Geçmiş yoktu, gelecek de olmayacak. Şimdi anlıyorum ki hareketin düşünülmeden yapıldığı, insanı harekete geçiren yegâne itici gücün cismani güdüler olduğu bu dakikalarda; çocuk özellikle tecrübesiz olduğundan dolayı korkusuz ve tereddütsüz bir biçimde ve meraktan gelen tebessümle, şefkatle sevdiği kardeşlerinin, babasının, annesinin uyuduğu kendi evini ateşe vermeye eğilim gösterebiliyor.”
Bu dakikalarda çocuk eline ne geçerse kırmaya başlıyor, öğretmeni ile kavgaya tutuşuyor ve cinnet halinde ardı ardına hoyratlık ve haytalık yapıyor. Kendisi de bilmiyor nasıl ve niçin olduğunu; tek hissettiği kırgınlık ve ıstırap.
Beni yalnız bırakın!” diye haykırıyor gözyaşlarıyla. “Hiçbiriniz beni sevmiyor, nasıl mutsuz olduğumu anlamıyorsunuz! Hepiniz pis ve iğrençsiniz...”
Bu dakikalarda çocuğu anlayıp, sevgi ve şefkat dolu sözlerle teselli edebilecek bir anne yok; bu yüzden zavallı küçük kırık kalp teselli arıyor; ya da en iyisi fantastik hülyalarda kaybolmayı deniyor.
“O an aklıma şu geliyordu: Bilmediğim bir ortak sebepten dolayı beni sevmiyorlar, hatta nefret ediyorlar. (Aynı zamanda şuna kanaat getirmiştim: Ninemden arabacı Filip’e kadar herkes benden nefret ediyor, benim ıstırap çekişimden zevk alıyor.) Ben anne babamdan peyda olan bir çocuk değil, acıyıp da evlat edindikleri talihsiz bir yetim olmalıyım.” diye kendi kendime söyleniyordum ve bu abes fikir, bana sadece bir nevi hazin teselli olmakla kalmıyor, aynı zamanda büsbütün hakikat gibi geliyordu. Şunu düşünmek ise beni mutlu ediyordu: Benim talihsiz oluşum kendi kabahatimden dolayı değildi, kaderim doğduğum günden beri kaderimin böyle idi ki, talihsiz bir kimsenin kaderine benziyordu...”
Hayaller marazi bir ısrarla zuhur ediyor. Çocuk, kendini kâh besleme kâh süvari alayının generali kâh da mezarda hayal ediyor, kim ve nerde olduğunu hepten unutuyordu.
Mesela,  “Kırk gün sonra” diye düşünüyor; “canım bedenimden ayrılıp, göklere yükseliyor; orada hayret verici çok güzel, ak, berrak, uzun bir şey görüyorum ve bunun annem olduğunu hissediyorum. Bu beyaz şey beni çevreleyip okşuyor, ama ben bir huzursuzluk hissederek, onu tanımayacakmışım gibi geliyor. ‘Eğer bu kesinlikle sen isen’ diyorum, ‘O zaman bana görünsen daha iyi olur, ta ki sana sarılabileyim.’ Ve kendi sesiyle cevap veriyor: ‘Burada hepimiz aynıyız, ben sana daha iyi bir şekilde sarılamam ki! Acaba böyle de senin için iyi değil mi?’ ‘Hayır, benim için böyle de iyi, ama sen beni böyle gıdıklayamaz ve ben senin ellerini öpemem.’ ‘Buna gerek yok, burada böyle de her şey çok iyi’ diyor o ve ben gerçekten de çok iyi hissediyorum ve biz onunla göklere doğru yükseldikçe yükseliyoruz...”
Çocuk, sersemleşene kadar, hayal kadehlerini yudumluyor ve bununla tatmin oluyor. Hatta kendini hayal kurmaya zorluyor, ta ki zihnindeki her şeyi unutup, sarhoşluktan gene mest olabilsin. Tam bir ayyaş gibi, tiksinti duyana kadar hayallerini yudumlayıp duruyor.
Sağlıklı duygu ve düşünce bu zeminde yeşeremez. Bu durumda en kötü şey beklenebilir, nitekim çok geçmeden çocuk öğretmeninden nefret etmeye başlıyor. “Evet” diyor; “Bu, gerçek bir nefret duygusuydu, romanlarda yazılan ve bana inandırıcı gelmeyen, birine kötülük yapmaktan haz ve lezzet alan nefret duygusu değil. Ancak, sizin ona karşı saygı duymanızı hak eden bir insana -onun saçlarını, boynunu, yürüyüşünü, sesini ve diğer bütün organlarını ve bütün davranışlarını iğrenç gösteren- bununla beraber, anlaşılmaz bir kuvvetle sizi ona çeken ve huzursuz bir dikkatle onun en ufak hareketini takip ettiren, üstesinden gelinmez bir tiksinti duymayı telkin edici nefret duygusudur...”
Peki, bütün bunlar nerden geliyordu? Bu denli şiddetli bir nefretin ve bu denli bir ıstırabın kaynağı neydi? Çocuğun yaşantısı iyi görünüyordu. Hiç kimse onu incitmiyor, hiç kimse onu aşağılamıyor, her hangi bir yokluk çekmiyor; bilakis, şefkat ve dikkat çocuğu yumak yumak sarıyor. Etrafında, sevdiği ve onlar tarafından sevildiği ailesi. Peki, neden mutluluk ve tatmin olma duygusundan mahrum? Neden –dürüst olmak gerekirse- her faniyi tatmin edebilecek ortamda huzursuzca sarsılıp duruyor? Ama fazlaca seçici, talepkar, kaprisli, dengesiz hissiyatı, fevkalade ve mükemmel bir şey peşinde ve sevinç yerine dert ve hüzne boğuyor kendini. Bu tuhaflığın sebebi, galiba, dahi kişilikler bizim dünyevi varlığımızın her türlü tezahürüne kötü adapte oluyor, yahut Brandes’in güzel ifadesiyle, “Kabil’in mührünü alnında taşıyorlar.” Dahi kişiliğe sahip olan insanlar hayli naziktirler. Sıradan fanilerin fark etmediği küçük sarsıntılar, onlara acı ve ıstırap verir; aynı hassasiyet onları aşırı derecede talepkar ve kırılgan yapar. Hem de, çocukluk ve gençlik devrelerinde, bu tipler nadiren kendileri olurlar. Anlık moral değişimleri üzerlerinde öyle zorbaca hâkimdir ki, sürekli bir şeyleri veya birilerini tasavvur edip dururlar; kâh bir çilekeş kâh bir melankolik kâh her şeyi ve herkesi aşağılayan bir insan... Kendilerini bu veya şu sanıp, bu tasavvura göre hareket ederler; Tolstoy’un Ergenlik eserinde dile getirdiği şu sözler onların genel niteliklerini anlamamıza imkân sağlıyor:
“Benim fikrim” diyor Tolstoy; “İnsanın vaziyeti ile manevi faaliyetleri arasındaki uyumsuzluk, en doğru hakikatin ta kendisidir.”
Nasıl oluyor da bu uyumsuzluk gerçeğin ta kendisi oluyor? Bu bir nevi Tertillianus felsefesi gibi: “İnanıyorum; çünkü bunlar manasız sözler.” Genel olarak Tolstoy haksız olsa da, sadece marazi hassasiyet ve aşırı duygusal kişilik yapısı, yani Dostoyevski’nin isabetle “fantastik” olarak adlandırdığı fıtrat söz konusu olduğunda sözlerinde haklıdır.
Böyle bir psikolojik uyumsuzluk içinde hiçbir çelişki yoktur. Geceleyin hiç bilmediğiniz bir ormanda, yalnız olarak ve her an bir şey bekleyerek yürüdüğünüzü tasavvur edin. Korku ve beklenti hassasiyetinizi hayli artıracaktır. Daha önce karanlıkta hiç olmadığı kadar iyi görüyor, hiç olmadığı kadar iyi duyuyorsunuz; sanki ağaçtan yere düşen yaprağın sesini veya yerde sürünen bir böceğin hışırtısını ayırt ediyorsunuz. Ama hem duyuşunuzdaki dikkat ve rikkat hem görüşünüzdeki keskinlik sizi yanıltıyor. Etrafınızı –aslında var olmayan- bir sürü dehşetin sardığını zannediyorsunuz; çünkü beyniniz her an abartılı bir dış dünya tasavvurunu algılıyor. Güzel bir elin sizin gözünüzde çirkin hale dönüşmemesi için büyüteçle bakmamalısınız; hayatın sizi sepetlememesi ve hayrette bırakmaması için ona çok yakından bakmamalısınız. Seçkin kişiliklerin kulak verdikleri son şey olan insan sağduyusu böyle söylüyor.
Aynı marazi hassasiyet, üstün yeteneklilerin ve dâhilerin manevi yalnızlığına sebep oluyor. Bu yalnızlık zemininde tuhaf düşünceler ve tuhaf sorular yeşermeye başlıyor.
“Kendimde yoğunlaşıp, münzevi ve manevi hayat sürdüğüm aynı yılın devamında...” diyor Tolstoy; “İnsanın varoluşuna, gelecek hayata, ruhun ölümsüzlüğüne dair bütün soyut sorular zihnimde belirmişti; tecrübesizliğin bütün coşkunluğuyla beraber çocuksu zayıf aklım, cümlelerini insan aklının erişebileceği en üst basamağını oluşturup, cevap vermekten aciz kaldığı soruları izah etmeye çalışıyordu.
Mutluluğun dış şartlara bağlı değil, bizim onlara olan tavrımıza bağlı olduğu; ıstırap çekmeye alışmış bir insanın mutsuz olamayacağı; kendimizi çaba ve gayrete alıştırmamız gerektiği fikri aklıma gelince, ben, bana çok büyük bir acı verse de, kollarımı uzatarak beş dakika boyunca Tatişçev’in lügatını tutardım, yahut sandık odasına gidip, urgan ile çıplak sırtımı öyle bir kamçılardım ki acıdan gözlerimden yaşlar süzülürdü.
Başka bir sefer, her saat ve her dakika ölüm karşıma çıkabilir diye birden zihnimden geçirip, insanların bu gerçeği hâlâ nasıl anlamadığına bir anlam veremeyerek; insanın, şimdiki zamandan istifade etmekten ve gelecek zaman üzerine kafa yormaktan başka mutluluk seçeneği olmadığı sonucuna ulaştım. Üç gün boyunca bu fikrin etkisiyle dersleri bırakıp, yatağıma uzanarak sadece bir roman okumanın ve son paramla satın aldığım kurabiyeyi Kronovski balına bandırarak yemenin tadına varırdım.”
Çocuk ihtiyari yalnızlığının fikir çilesini çekip, kendini bedbaht hissediyor ve ölümü düşünmeye başlıyor. Düşüncelerinin ne kadar çok soyut yönü var ve beyninin faaliyeti ile dışarıdaki gerçek izlenimler arasında ne kadar az bir ilinti var! Ama Tolstoy’un çocuklukta uçmaya karşı olan merakını daha önceden görmüştük ki bu ona hayli basit gelmişti: “Yapmanız gereken sadece ellerinizle dizlerinizi sımsıkı sarmanızdı.” Ergenlik evresinde de aynı uçma hasreti, aynı asi ruhun dünyadan ve onun tekdüze, alelade işlerinden sıyrılmak hevesi var. Biz, bu çocuğun şüpheye kapılacağını önceden seziyoruz ki kapılmalı da; zira her şey bir kenara, hayat onu tatmin etmiyor. Istırap, ister gerçek olsun ister uydurma, fark etmez, insanı inkâra sürükler. Daha önce aldığı terbiye, onun kafasında bir tanecik olsun sağlam bir kural yerleştiremedi; ibadet ediyorsa, sırf alışkanlıktan belli bir ayini icra ediyor, ne zaman ki bir akranı ona ibadet etmenin lüzumsuz ve gülünç olduğunu söylüyor, hemencecik üzerindeki bir tüyü üfler gibi ibadeti terk ediyordu.
“Ben tasavvur ediyordum ki...” diye devam ediyor anlatımına, “...dünyada benden başka hiç kimse ve hiçbir şey mevcut değil; eşyalar, eşya değil; şekiller ise, ancak ben onlara dikkatimi verdiğimde var olurlar ki onları düşünmeye son verdiğimde, hemencecik onlar da yok oluyor. Sürekli bu fikirlerin etkisi altında olduğumdan, deli olmama ramak kaldığı anlar olurdu ki benim ayak basmadığım bir boşluğu (néant) gafil avlamayı ümit ederek, bazen çabucak zıt istikametlere baktığım olurdu.
Bütün bu ağır manevi gayretlerimin sonucunda, hayatın tazeliğini ve muhakeme berraklığını yok ederek, zeka kıvraklığından, durmadan iç dünyamı tahlil alışkanlığından ve zayıflayan irade gücümden başka bir şey elde edemedim.”
Elbette bütün bu irili ufaklı düşünceler çocuğa çok yüksek seviyede orijinal gelip, onun gururunu okşuyor. Kendi meziyet ve üstünlüğünün bilincine varınca, diğer insanlara küçümseyici bir gözle bakıyor. Ama “Tuhaf,” diye anlatıyor Tolstoy; “Bu faniler ile karşı karşıya geldiğimde ürkekleşiyordum ve kendimi ne kadar yüksek gördüysem, ancak o kadar az derecede özgüvenimi sergilemeye muvaffak oldum ve hatta her sözümden ve hareketimden utanmamaya alışamadım.”
Bu ruh hali ile üniversite yılları başladı ve bununla beraber de Gençlik devresi.
Daha önce gördüğümüz üzere, Tolstoy hiç beklenmedik bir şekilde Doğu Dilleri Fakültesine kaydolur ki bunu, görünüşte, sırf gençlik hevesiyle orijinal olmak, bunu yapmak ne kadar iyi diye düşünmeden, başkalarının aksi istikametine doğru gitmek için yapar. Bu fakültede çok başarısız olur. Bunun sebebi esasen nerede karar kılacağını bilmeden daldan dala atlamasıdır. 1844 yılında onu hukukçu olarak görüyoruz, ama burada da işler yolunda gitmeyecektir. Sadece birkaç ay Profesör Meyer’in devlet hukuku dersine ilgi duyar ve hatta Montesquieu’nin “Kanunların Ruhu Üzerine” eserini İmparatoriçe Ekaterina’nın “Talimat” eseri ile özgünce karşılaştırıp, bu işe kendini kaptırdıysa da çok geçmeden bundan da soğur.
Profesör Zagoskin, Tolstoy’un üniversite dönemine ait belgeleri ayrıntılı olarak araştırdıktan sonra aşağıdaki tabloyu çizer. Biz de onu özetle sunmak istiyoruz:
“Kont Lev Nikolayeviç kardeşleri gibi matematiğe meyletmedi. O, Doğu Dilleri Fakültesini tercih edip, 42-44 yılları arasında giriş sınavına harıl harıl hazırlık yaptı. Ancak, bu pek kolay bir iş değildi; çünkü giriş sınavı için Arap ve Türk-Tatar dillerine hazırlanmış olmak gerekti. Üniversite giriş sınavlarının yapılacağı 44 yılının baharı yaklaşıyordu. O dönemde zengin aristokrat aile çocukları için üniversiteye girişi kolaylaştırma amacıyla bir gelenek mevcuttu. Profesörler arasında her zaman öğrenciliğe aday soylu ve varlıklı doktora öğrencileri için himayeciler vardı ki bu öğrenciler, ya yatılı öğrenci sıfatıyla sınavı kabul edecek olan bu profesörlerin yanına yerleşirdi, ya da onların uzman oldukları alanlardan özel ders alırlardı (elbette, oldukça iyi bir mükâfat karşılığında). Tolstoy’un sınavı, talihsizce, bölgenin yetkilisi Kont Musin-Puşkin’in ortaya attığı katı bir teklifin hemen sonrasına rast geldi; “Bilgisi az olanları kabul etmeyin.” Aldığı özel derslere rağmen, tökezleyip, çokça bir ve iki aldı. Ama kendisine telafi sınavı fırsatı sunulduğunda Arap-Türk Dili bölümüne kabul edildi. Peki, o burada ne buldu? Akıl için pek az, kalp içinse daha da az şey... Her halde, öğrenim hayatındaki müzmin başarısızlıkların kaynağı ne eğitim kalitesi ne de profesörlerdi; içinde bulunduğu çevrenin etkisiydi. “Bu çevre,” diyor Zagoskin; “komilfo hayatın sembolik kavramları ile beslenmiş kast önyargıları her tarafını tamamıyla sarmış; eyalet valisi ve eşini yücelterek göklere çıkarmaktan ve boş vakitlerini kumar, dans ve dedikodu, bir de tıka basa yemek yemekle harcamaktan başka iyi bir şey bulabilmiş değildi.”
Genç Kont Tolstoy’un teyzesi P.İ. Yuşkova’nın (Yeri gelmişken P.İ. Yuşkova’nın kocası, kendini bir şiirde açıkça şöyle tarif etmiş: “Ne denir Kont Tolstoy gibi boş bir insana, Kızı Polina’yı verdi benim gibi bir hayvana.”) hanesi, Kazan’ın en göz alıcı aristokrat evlerinden biriydi. Gayet tabii bu ev; taşralı yüksek sosyete sınıfının büsbütün boş ve kof yaşantısını kendinde toplamıştı. Gerek teyzesi Polina İlyiniçna gerek onun çevresi, sistematik olarak genci mahvediyor, doğuştan gelen güzel doğasını bozuyor ve kalbini, canını ve aklını iğfal ediyordu. Ağabeyi Nikolay’dan başka hiçbir kardeşi ona manen destek olmuyordu. Sergey Nikolayeviç, âlem yapmaya hiçbir zaman itirazı olmayan, tam bir zevk ve kıyafet düşkünü, kadın hayranı çapkın ve hayatın kendine sunduğu her şeyi seve seve kabul eden biriydi ki sonraları bir çingene ile evlendi. Dimitri ise bilakis; dünyevi her türlü zevk ve eğlenceden feragat edip, kilise hizmetinde bulunan, oruç tutan ve temiz bir hayatı olan mistik bir softa dindar idi ki bir seferinde eğitim sorumlusu Musin-Puşkin, partilerde onu dans etmeye ikna etmek için, Kral Davud’un kutsal sandık önünde oynadığını delil getirmek zorunda kalmış.
İtiraflarım’daki bazı satırları, L.N. Tolstoy’un bu ortamdan hoşnut olmadığını bize gösteriyor. Mesela: “Her ne zaman” diyor; “en samimi dileğimin ahlaken iyi bir insan olmak olduğunu dile getirmeye çalıştıysam, aşağılanma ve alaya alınma ile karşılaştım; ne zaman ki kendimi iğrenç tutkulara verdim, hem övüldüm hem teşvik edildim. Benim iyi kalpli teyzem,” diyerek ironi ile devam ediyor; “en saf ve temiz varlık, bana her zaman derdi ki: ‘Senin evli bir kadın ile ilişki kurmanı dilediğim kadar senin için hiçbir şey dilemiyorum.’ Benim için dilediği başka bir dileği de hükümdarın yanında, emir subayı olmamdı; benim için dilediği en büyük saadet ise, zengin bir kız ile evlenip, mümkün olduğunca fazla sayıda köleye sahip olmamdı.”
Aristokrat öğrenci tayfasına dâhil olup, vaktini sürekli balo, parti ve pikniklerde geçirdiğinden, elbette, derslerinden geri kaldı ve ikinci sınıfa geçiş sınavlarını veremeyince de Hukuk Fakültesine geçiş yapıp orada şansını denemek istedi. Ama burada, Profesör Zagoskin’in ifadesiyle  “hayal ötesi bir şey” ile karşılaştı. “Fakülte, Alman unsurlara hâkim, her fakülte ve kurstaki öğrencilerin maskarası olmuş, küçük bir grup profesörden ibaretti... Şöyle ki; mesela, Roma Hukuku Profesörü Alman Kambek, her yılın eğitim yılına, avaz avaz bağırarak, şunları yazdırmaya çalışarak başlardı: “Roma hukuku! R büyük harfle, H de büyük harfle, sonra nokta... Yaniniza yazın (yani defterin kenarına).”
Üniversite hayatı bu tip garip telaffuz ve anlatım tarzı örnekleriyle dolu; mesela başka bir sefer şöyle ders anlatıyordu: “Romaliler yüksik rahip dinilen (denilen demek istiyor okuduğu kâğıda böyle yazdırılmış) bir psiköpöslüğe sahipti.” Aynı devrin başka bir profesörü Kriminalist Hustav Forel aşağıdaki gibi jüri üyelerinin ehliyetsizliğini şöyle anlatıyordu: “Bir zamanlar bir yerde genç bir kiz dehşitli bir cinayetten suçlaniyordu...ama jjurü ona beraat verdi!”
Hiç Rusça bilmeyen Uluslararası Hukuk Profesörü Gelmut Vinter böyle bir ahmaklığa düşmezdi; derslerini, önceden kaydettiği köhne bir defterden Fransızca olarak anlatırdı. 1813 yılında süvari alayı birliklerinin Paris’e girişini, harita üzerinde heyecanla sağa sola sıçrayarak, zıplayarak veya deniz işaretlerini sadece şifahen değil, temsilen, yanaklarını haşin bir şekilde şişirmiş olduğu halde, tütünden rengi bozulmuş mendilini havada sallayarak anlatırdı.
Profesörlerin en iyileri Mayer, Stanislavskiy ve diğer birkaç profesördü, ancak Kont Tolstoy bunlardan da fazla bir şey öğrenmedi; daha doğrusu öğrenmek istemedi.”
Elbette, sonraları Savaş ve Barış’ı inanılmaz biçimde yedi kere gözden geçirmeye sabır gösterebilecek ve ihtiyarlık dönemine doğru da bütün İncil tefsirlerini öğrenecek olan Tolstoy’un üniversite hayatındaki bu gayretsizliği tembellikle açıklamak bize komik geliyor. Profesörlerden aldığı ikiler, birler ve sıfırlar sadece Tolstoy’un o sıralar üniversite bilimlerine karşı heves duymadığına ve onun o yıllarda şan ve şerefi akademik başarılardan ziyade başka şeylerde aradığına delalet eder ki şimdi, kırk sene sonra, hali vakti yerinde her insan, ilim tahsil ederken hiç zorluk çekmez; kaldı ki o zaman her şey çok daha kolaydı.
1843-1847 yılları arasında, Tolstoy her şeyden ziyade görgülü, dürüst ve sosyetik bir delikanlı olmaya rağbet ediyordu. Biz bunu, sadece onun Gençlik eserinden değil, aynı zamanda aynı sırları paylaştığı dostlarından da öğreniyoruz. O, aristokrat çevrelere takılıyor ve ayak takımı olarak gördüğü kimseleri tamamen görmezden geliyordu. Hal ve tavırları ile hep dikkat çeken, göz ve yüz ifadesi küçümseyici, derslere gelirken selamlaşma âdetinden uzak duran, dostları ile bir kelam etmeye bile tenezzül etmeyen ve derslerden sonra da kimseyle vedalaşmayan biriydi. Kendi mahsus atı ve at arabacısı, kunduz derisinden yapılmış kaputu arkasında marazi çekingenliği ve tatmin edilmemiş benliği saklayan küçümseyici bir dış görünüşü vardı.
Bütün saydıklarımız içinde pek bir sevecenlik görünmüyor. Tolstoy o zamanlar kendini bir sosyete delikanlısı olarak tasavvur ediyor (ne bundan önce, ne de bundan sonra hiç olmayacağı kadar) ve bu tasavvuruna göre hareket ediyordu. Yuşkovski evinin ortamı, Kazan’ın altın gençliği içinde taklit edebileceği sayısız numune tip olması, mütevazı ve samimi olamayışındaki beceriksizliği ona, “comme il fault[1]” diye tabir olunan ideale abartılı biçimde gönlünü kaptırıyordu. Aslında, davranışlarındaki aristokratik tutuculuk ve küçümseyicilik onun öz benliğinin hoşuna gidecek bir şey değildi ve belki de bu durum onun içinde daha ziyade hoşnutsuzluk yaratıyordu. Ama fantastik mizaçlı kimseler bunu sorgulamaz; hayatın belli bir devresinde belli rolleri oynamaları lazım geldiğine, bu rolün de hakikatin ta kendisi olduğuna, bu oyunu ifrat derecesine -bazen de komik duruma düşme derecesine vardırıncaya kadar- oynamaları gerektiğine kendilerini ikna ederler.
“Gençliğimde” diyor Tolstoy; “insanları comme il faut ve comme il ne faut pas diye sınıflara ayırmayı çok sever ve buna çok önem verirdim. İkinci tür insanları ayrıyeten comme il faut ve avam diye ikiye bölerdim. Comme il faut kişilere saygı duyar, onları kendimle bir tutmaya layık bulurdum; ikinci tür insanları küçümsüyor gibi davransam da, aslında onların kişiliğine karşı bir nevi aşağılayıcı duygu besler, onlardan nefret ederdim; üçüncü tür insanlar benim için adeta yok hükmündeydi; onları tamamıyla hor ve hakir görürdüm. Ben comme il faut olan birinci ve en önemli türe aittim ki bu grup -özellikle telaffuzda- muhteşem bir Fransızca gerektiriyordu. Berbat Fransızca konuşan bir kişi bende hemen nefret duygusunu harekete geçirirdi. “Mademki beceremiyorsun, ne diye bizim gibi konuşmaya çalışıyorsun?” diye onu alaya alarak içimden kınayıp dururdum. İkinci tür comme il fault kişiler ise, içi ve dışı tertemiz tırnakları olanlar; üçüncü tür ise, selamlama, dans etme ve konuşma marifetine sahip olanlar; dördüncüsü ve en önemlisi ise, sürekli zarif ve aşağılayıcı yüz hal ve tavırları olan her şeye kayıtsız duran kişiler idi. Bunlardan başka, bir insanla konuşmadan, belli başlı bazı alametlere göre, onun hangi sınıfa ait olduğunu anladığım yetilerim vardı. Bu alametler -odanın döşeme tarzından, eldivenlerden, el yazısından, faytondan başka- ayaklar idi. Çizmelerin pantolona nispetinden hemencecik o adamın durumu hakkında bir karara varırdım. Topuksuz, köşeli burunlu çizmeler ve subyesiz dar paçalı pantolonlar sıradan insanlara; dar ve çember burunlu topuklu çizmeler ve bacakları saran, dar paçalı veya çizme burnu üzerinde tepelik gibi duran geniş subyeli pantolonlar mauvais genre[2]  sıfatlı insanlara işaret ederdi.”
Yetenekli insanlar dengesiz anlarında ahmakların bile yapamayacakları davranışları sergileyebilirler. Bu kamunun malumudur, ancak bu insanların ahmaklıklarının arkasında -akla zarar bir şey olmasa bile- muhakkak derin bir şey saklıdır. İşte bu da, bunlara bir örnek. İşin ilginç yanı Lermontov da aynı şeyi hissetmiş. Lermontov da mütevazı ve samimi olmaktan utanmış; o da Belinski ile konuşmak istememiş, ama Stolipin ve yoldaş süvariler ile saatlerce neşe içinde çene çalmış ve üniversite yıllarında gururlu ve küçümseyici tavırlar takınmış. Bu mesele, her şeyden önce huzursuzluk ve işkence veren benliğin şişmesi meselesiydi. Hem bu duyguya hem de Yuşkovski evine boyun eğen Tolstoy -tekrarla söylüyorum- sevinç hissinden ziyade işkence çekiyordu.
Tolstoy,  “Tuhaf olan şey şu ki,” diye devam ediyor; “Benim gibi comme il faut prensibine hiç yatkınlığı olmayan bir kişinin bu kavrama nasıl böyle sımsıkı sarıldığıdır. Belki de bu kavram, ona erişmek için muazzam bir çaba harcamam gerektiği için içimde böylesine büyüyüverdi. Şimdi geriye bakınca, on altı yaşlarımda, ömrümün en kıymetli vakitlerini bu özelliğe erişmek için harcadığımı görmek bana dehşet veriyor. Bu vasfa erişmek için her kimi taklit ettiysem, onların benim gibi zorluk çekmişe benzemediklerini gördüm. Ben onlara gıpta hissiyle bakıyordum ve usul usul Fransız dilini, -kimin karşısında eğildiğime bakmadan-  reverans adabını, dans etmeyi, başkalarına karşı içimde sıkıntı ve ilgisizlik yaratmayı ve cildimi yaralayarak tırnak kesmeyi öğrenmeye çalışıyordum ki gene de maksadıma erişmek için daha kat edecek çok mesafe olduğunu hissediyordum...”
Eski toprak ağalığının kalıntıları Tolstoy’u (Lermontov’da olduğu gibi)  toplumun diğer sınıflarına ait her türlü unsurdan tamamen uzaklaştırıyordu ki bunun baskısı onların üzerinden oldukça kuvvetli idi. Tolstoy bu baskıyı üniversite duvarları arasında da hissetmeden edemez. Zira etrafında çizme ve pantolonların uyumuna çok önem vermeyen fakat kendisinden çok daha eğitimli yoldaşları bulacaktır. Ancak eski ağalığın içindeki kalıntıları, onların üstünlüğünü samimiyetle itiraf edip, onlara insanca muamele etmekten Tolstoy’u alıkoyacaktı. Ve Tolstoy git gide iyice comme il faut’luğuna gömülüp kalacaktı.
“Gençliğin belli bir döneminde” diyor; “her insan birçok macera ve hatadan sonra toplumsal hayatta aktif olarak yer almayı zaruret görerek, kendine bir iş sahası seçip, kendini bu sahaya adar; ama bu hadise comme il faut olan bir kişi için pek nadir olarak gerçekleşir. Ben yaşlı, gururlu, kendinden emin ve sabit fikirli çok kimse tanıdım ve tanırım ki eğer onlara öbür dünyada, ‘sen kimsin ve dünyada ne yaptın?’ diye sorulsa, ‘je fus un homme très comme il faut[3]’ demekten başka cevap bulamazlar.
Benim kısmetimde de bu varmış.”
Biz, kendine ait bir faytonu ve cebinde epeyce harçlık olan bu küçük beyin yaşantısına ve vaktini nasıl geçirdiğine temas etmiştik. Tolstoy sonraları gençliğinin şamatalı sarhoşluklarını ve içki âlemlerini tiksinti duyarak yâd edecektir. Fakat, pantolon ve tırnak merakı gibi bu işret alemleri de Tolstoy'un manevi hayatına, elbette, bir halel getirmeyecekti ve getirmedi de. Aklı, önceki gibi şüphe içinde bilfiil sorgulamaya devam edip durur. Bu sorgulamaya dair bir şey biliyoruz: Bir keresinde Tolstoy, yoldaşı Nazaryev’le beraber basit bir suçtan dolayı bir günlüğüne hücre hapsine çarptırılır. Tolstoy hapsedileceği yere, tabii ki, kendi faytonuyla gelir ve yoldaşıyla selamlaşmadan, pencere kenarına geçip, önceden faytoncusuna yapmasını emrettiği işi, yani amaçsız ve gayesizce faytonunu bir ileri bir geri hareket edişini seyretmeye koyulur. Ancak daha sonra tutuklular sohbet etmeye başlarlar, hatta tartışmaya bile koyulurlar.
“Onun olağanüstü şüpheciliği” diye anlatıyor Nazaryev, “bütün gücüyle üniversite ve genel olarak üniversite bilimi üzerine çöktü. Bilim tapınağı dilinden düşmüyordu. Ciddiyetini hiç bozmadan, profesörlerimizi komik bir şekilde imgeliyordu. Her ne kadar buna kayıtsız kalmak istesem de, elimde olmadan kahkahadan kırılıyordum. Tolstoy ise ‘Bu arada’ diyerek sözü bağlıyordu: Bu tapınaktan yararlı ve bilgili insanlar olarak çıkmayı beklemek hakkımızdır. Peki, biz üniversiteden ne kazanacağız? İyi düşünün ve vicdanen cevap verin. Biz bu tapınaktan dışarı çıkıp köyümüze döndüğümüzde elimizde ne olacak? Ne işe yarayacağız? Kime ne faydamız olacak?”
Tolstoy'un sorduğu sorular gayet akıllıca ve zekice. Bu sorular bize açıkça -comme il faut'lukla beraber- Tolstoy’un içinde bıkmaz usanmaz bir sorgulama ruhunun var olduğunu gösteriyor. Tolstoy o sıralarda özellikle tarih dersini aşağılayıp hor görüyordu. “Tarih” diyordu, “gereksiz masal ve hikâyelerin derlenmesinden ve bazen de ahlak ölçüsü olmayan değersiz lakırdılardan başka bir şey değildir. Kronolojinin anlamı ne? İvan Grozny'nin, 1550 yılında birinci, 1572 yılında ise dördüncü evliliğini yaptığının bilgisi kime ne kazandıracak? İgor'un Drevlyanlar tarafından öldürülmesinden, Oleg’in ise kalkanını Tsargrad kapısına çakmasından kime ne?  Hele şu bizim tarihçilerin beyanına bir bakın. Burada inci üstüne inci.  Pek güzel, iyi kalpli ve iyi niyetli Çar VI. İvan, birden bire gaddar, cellat, kan emici... bir adama dönüşüyor. Neden ve nasıl..? Bu neden böyle oldu..? Kibirli tarihçi kendine bu soruları sormuyor da tamamen meselenin başka yönüyle ilgileniyor...”
Üniversite tahsili, aslında itaate yanaşmayan ve her hangi bir kalıba girmeyi reddeden Tolstoy'a hiçbir şey veremedi;  zaten veremezdi de. O, kendisine verilenden çok daha fazlasını talep ediyordu; bu yüzden de ortaya hoşnutsuzluk, ihmalkârlık ve hor görme çıkıyordu. Fakat hayat ona çok daha fazlasını verecekti. Tolstoy  “Gençlik” eserine şu sözlerle giriş yapar:
“Yoldaşımla olan dostluğumun, hayatımın gayesine, ona karşı tavrıma ve hayatın kendisine karşı bana yepyeni bir bakış açısı sunduğunu söylemiştim. Bu bakış açısının özü şuydu: İnsanın vazifesi manevi olarak mükemmelliğe erişmek için sarf ettiği çabadır. Bu mükemmellik hem pek kolayca elde edilebilir, hem imkân dâhilindedir, hem de sonsuza dek sürüp gider. Ama şimdiye kadar, ben sadece bu kanaatten kaynaklanan yeni fikirleri keşfetmekten ve geleceğin canlı manevi hayatını tasarlamaktan haz almakla yetiniyor; gene önceki gibi aylak ve karmaşık ve işe yaramaz bir hayat sürmeye devam ediyordum. Sohbetlerde söz ettiğimiz iyiliğe dair düşünceler, o zamanlar duygularıma değil, sadece aklıma nüfuz ediyordu. Fakat bu düşünceler bir keresinde, manevi keşfi taze kuvveti ile beynimde öyle bir zonkladı ki, ne kadar çok zaman ziyan ettiğimi düşünerek irkildim ve hemen o dakika, bu düşünceleri –onları bir daha asla başka bir şeyle değişmeyeceğime kesinkes karar verip- hayatımda tatbik etmek istedim. Öyle sanıyorum ki bu düşüncelerle Gençlik başlamış oluyordu.”
Elbette, Tolstoy o sıralar hiçbir hakiki gayeye sahip değil ve mükemmelliğe giden herhangi bir yol bilmiyordu. Bu, daha sonraları ‘comme il fault’un idealinin de içine dâhil olacağı genel bir mükemmellik oluyordu. Çocukluğunda da olduğu gibi, mükemmellik arayışı çoğunlukla hayallerle sınırlıydı. Mesela: “Bugünden itibaren, kadınlara artık bakmayacağım. Hizmetçi odasına bir daha asla ve asla girmeyecek, hatta önünden bile geçmemeye çalışacağım; birkaç yıl sonra vesayetten çıktığımda ise, mutlaka hemencecik evleneceğim... Elimden geldiğince daha çok hareket edeceğim ve her gün jimnastik yapacağım, ta ki 20 yaşıma bastığımda Rappo’dan daha kuvvetli olana kadar. ‘Elimi uzatarak’ beş dakika boyunca havada 8 kg tutacak; bunu ertesi gün 10 kg, üçüncü gün 11 kg’a çıkartıp, bu şekilde nihayet bir elimde 65 kg tutuncaya ve evdeki herkesten daha kuvvetli oluncaya kadar idman yapacağım. Eğer bir kimse bana hakaret etmeye veya eşime saygısızca hitap etmeye yeltenecek olursa, o kimseyi göğsünden tuttuğum gibi yerden iki arşın havaya kaldırarak öylece havada asılı tutacağım, ta ki benim kuvvetimi ensesinde hissetsin; sonra onu öylece bırakacağım, ama bu bile aslında kötü bir iş sayılır... hayır, olsun… ne de olsa niyetim ona bir kötülük yapmak değil, kendimi ispat etmek.”
Delikanlı mazisini hatırlarken kimi zaman kendinden tiksinip, pişmanlık duyar; ama bu pişmanlık duygusu o derece mutluluk umudu ile iç içedir ki, yüreğinde kederden bir zerre taşımaz. Ona, yaşanmış her şeyi unutarak geçmişin bütün izlerinden kurtulmak, üstünde bir ağırlık bırakmadan maziden büsbütün kopmak ve hayata sil baştan yeniden başlamak o kadar kolay ve doğal görünüyordu. Ben maziden tiksinti duymaktan zevk bile alıyor, onu olduğundan daha iç karartıcı görmeye çabalıyordum. Mazinin hatıra kafileleri ne kadar karanlıksa, şimdi ondan kaynaklanan nokta o kadar pak ve parlak oluyor ve geleceğin meneviş rengi etrafa yayılıyordu. İşte bu pişmanlık duygusu ve mükemmellik hırsı, benim o zamanki gelişme çağımın yüreğindeki başlıca yeni duyguyu oluşturup, hem insanlara hem bu dünyaya hem de kendime karşı bakışıma yeni bir başlangıç veriyordu.

Sofya Andreyevna ve Lev Nikolayeviç aile efradı ve misafirlerle birlikteyken.

Yasnaya Polyana.1899 yılı.

Okurların gördüğü gibi, artık şüpheciliğin yanında çekingenlikle sesini duyurmaya çalışan yeni bir mükemmellik arzusu zuhur ediyordu. Kâh kuvveti bedenine sığmıyor kâh kanı kaynıyor; çünkü tekrarlıyorum, aradığı mükemmelliğin mahiyeti henüz belirginleşmemişti. Herkesten daha iyi, daha akıllı ve daha güçlü olası geliyordu; doğasının ta derinliklerine yerleştirilen ama henüz kendini göstermemiş olan çocuksu hayallere kapılarak, pineklettirip düş kurduran bu kuvvete içgüdüsel olarak dokunası geliyordu. Canlılar güneş ve ateşe nasıl teveccüh ediyorsa, o da ikbalperest benliğinin can attığı makama, şana ve şöhrete erişmek istiyordu. Sabah şebnemi çiçeklere nasıl hayat bahşederse, aynen onun gibi, masum genç delikanlılara hayat veren kadın aşkına ve okşayışına iştiyak duyuyordu.
 
 
 

 

 

 

 



[1] Komilfo: Adaba uygun; sosyete adabına uygun.(Fr.)

[2] Berbat tavır; uygunsuz davranış içinde olmak. (Fr.)

[3] Çok edepli yaşadım. (Fr.)

 
 
YAZAR, ÇEVİRMEN VEYA BAYİ OLARAK
BİZİMLE ÇALIŞMAK İSTER MİSİNİZ?